|
|
|
|||||||||||||
|
|
![]() |
|
|
|||||||||||
|
|
|
|||||||||||||
|
|
|
|
|
|||||||||||
Hoşgeldiniz.İyi Forumlar Dileğiyle...
|
|
|
||||||||||||
|
|
|
|||||||||||||
|
|
|
|||||||||||||
|
|||||||
| Kayıt ol | Arkadaşını Davet Et | Resimler | Yardım | Sosyal Gruplar | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
|
|
|
Seçenekler | Arama | Stil |
|
|
#1 |
|
Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: ERGeNeKoN Yaş: 33
Mesajlar: 4,088
Rep Puanı: 27210
Thanks: 2,655
Thanked 2,655 Times in 1,399 Posts
Çevrimiçi Olduğu Toplam Süre: 5 Ay 1 Hafta 3 Gün 9 Saat 25 Dakika 48 Saniye
|
Galip ERDEM Üstadımıza VEFA...
Galip Erdemi rahmetle anıyoruz (10 Mart 1930-12 Mart 1997) Milliyetçi Hareket'in tarihindeki dar zamanlardan birisini oluşturan 12 Eylül döneminde milliyetçi gençlerin yardımına koşarak eşsiz bir vefa ve samimiyet örneği sergileyen Galip Erdem, Ülkücü Gençliği hayatın tuzaklarına karşı uyarmayı kendisine görev bilen merhum Galip Erdem'i ölümünün 13. yılında rahmetle anıyoruz. Ruhu şad mekanı cennet olsun. Rahmetli Galip Erdem Ağabeyimizin aziz hâtırasına: ”İç Türklere rağmen Milliyetçi, dış Türklere rağmen Turancı, Müslümanlara rağmen Müslüman olabilen insan, ülkücüdür!” “Ülkücülük” kavramı bugünkü anlamını kabaca, 1969’dan sonra kazanmaya başladı. Bazıları bunu birkaç yıl geriye bazıları ileriye götürecektir. (Daha ziyade ileriye...) “Ülkü”, muhakkak ki çok önce Türk Milliyetçiliği’nin kelime hazinesinde vardı. Belki de, “kızıl elma” kavramıyla yaşdaştır. Atsız Bey’in makalelerini topladığı ve uzun yıllar ders kitabı gibi okuduğumuz eserinin adı “Türk Ülküsü”dür.[1] Yanılmıyorsam 1969’da, Türkiye’ye yönelen Sovyet saldırısına karşı Ankara’da KÜBİTEM (Kültür Bilim ve Teknik Merkezi) kuruldu. 1970’lere damgasını vuran yayınların, elit örgütlenmenin merkezinde bu kuruluş vardır. Stratejisinde, çeşitli kesimlerdeki Türk Milliyetçilerini ayrı ayrı teşkilatlandırmak vardı. KÜBİTEM’in her çekmecesinde yeni kurulan veya kuruluş safhasındaki bir derneğin evrakı bulunurdu. Bu çekmecelerden biri, “Ülkü Ocağı”nınkiydi. Kim tahmin ederdi ki, on yıl içinde bu çekmece bütün ülkeyi kavrayacak, hattâ yurt dışına, önce Avrupa’ya, daha sonra da Asya Türk yurtlarına uzanacak. Bu çalışmalar her gün, bütün gün sürerdi. Bazen geceler, bazen sabahlardık. Fakat ilk arada gittiğimiz, fikir problemlerimize çözüm aradığımız ve moral bulduğumuz bir mekân vardı: Hafta Sokak’ta Galip Erdem Ağabey’in evi. “Yaşayan ansiklopedi”, “ayaklı ansiklopedi” klişe ifadelerdir. Galip Ağabey, öyleydi ama ansiklopedi gibi cansız bir bilgi deposu değil, o bilgi hazinesini aktüel problemlerimize uygulayan, yalnız gördüğümüz problemleri değil henüz algılayamadıklarımızı da tespit edip çözen fikir merkezimizdi . 1969’a kadar “ülkü” kavramı vardı ama bugünkü anlamıyla “ülkücülük” o günlerde doğdu. Galip Ağabey’i 1997’de kaybettik. Türk Ocağı Mart 2007’de onun anısına “Ülkücülük ve Ülkücüler” konulu bir panel düzenledi. Panele katılanların bu kavramları anlayış ve anlatışı bir birinin tam aynıydı. Niçin? Çünkü oradakilerin hepsi, Hafta Sokak’tan geçmişti. On yılda gelişen şartlar içinde “ülkücülük” hepimizin aynı anlamı yüklediği bir kelime olmuştu. * * * En büyük toplum birimi “bütün insanlık”tan, en küçük birim “tek insan = ben”e kadar mensup olduğumuz iç içe nice çember vardır. Sınıf, ümmet gibi büyük topluluklar arasında “millet”i tercih edene “milliyetçi” diyoruz. Milletin çıkarını, “Ben”, “ailem”, “yakınlarım”, “sülalem” gibi daha küçük grupların çıkarlarının da üstünde tutabilenlere ise “ülkücü”... Belki bu tercih sırasında en büyük zorluğu taşıyan, hiç olmazsa ters örneklerin en çok olduğu kritik karar, şahsî çıkar ile milletin çıkarı arasında yapılan tercihtir. Milli menfaati, kendi menfaatinin üstünde tutmaktır. Veya Galip Ağabey için kullanılan, “fena filmillet”[2] yaşayışıdır. Nevzat Kösoğlu Galip Erdem’den de alıntılar yaparak şöyle anlatıyor: “Galip Erdem için ülkücülük, bağlandığı bir üstün değerde kendini aşmak cehtidir. Dünya zevklerinden, bedenî hazlardan bu gaye uğruna vazgeçebilmek gücüdür. Bu tutumunla, kalabalık tarafından hor görülebilir, enayilikle suçlanabilirsin; bütün bunlara aldırmayıp devam edebilmendir. Budala da deseler, ‘varlığını aşan üstün bir gaye için mücadele edeceksin’. “Dünyevî zevklerden geçmek kolay değildir, ‘Ama sen de, eğer nasibin varsa ve geçireceğin çetin denemeyi başarı ile sonuçlandırırsan, “ayrılık derdine dayanamamam” mânâsını anlayacak, bir başka alemin sırlarına açılan kapıdan girmene izin verilince, sahici mutluluğa ereceksin’ O zaman sokakları süpüren çöpçü de olsan, bütün kalabalıklardan daha üstün olduğunu göreceksin. “Görüleceği gibi Galip Erdem, tam tasavvufî bir üslupta, kendini ülküsüne, yani milletine adamayı anlatmakta, tasavvuf tabiri ile, “fena filmillet” olmanın doygunluğundan ve yüceliğinden söz etmektedir. Bu bakımdan onu Türk milliyetçiliğinin ermişlerinden kabul etmek yadırgatıcı olmayacaktır.” Ne kadar doğru. Özellikle “O zaman sokakları süpüren çöpçü de olsan, bütün kalabalıklardan daha üstün olduğunu göreceksin” ifadesi bize hemen Atsız’ın mısralarını çağrıştırıyor: Bugün yollanıyorken bir gurbete yeniden Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize. Bir kemiğin ardından saatlerce yol giden, İtler bile gülecek kimsesizliğimize. Ülkücülükle klasik Türk tipi “sağcılık” arasındaki fark bu noktada beliriyor. 1940’lardan seslenen Atsız ile, ondan yirmi yıl kadar sonra yazan Galip Erdem’in, “okumuş adam, devlet kapısında memur olur” devrinden geldiklerini unutmamalıyız. Gerçekten ekmeğin hemen hemen sadece Devlet Kapısı’ndan kazanıldığı o zamanların Türkiye’sinde, önce hükümet değil de önce millet demek, adamı çöpçü yapmasa da en fazla, Süleymaniye Kütüphanesi’ne memur yapardı. Bu noktada rahmetli Tarık Buğra’nın sözlerini aktarmam lâzım: “Türkiye’de sağcılık demek; devletten menfaat sağlamak demektir.” Buğra bu fikrini bir yerde yazdı mı bilmiyorum...Ülkücülük dervişlik midir? O halde bir cins dervişlik midir ülkücülük? Evet ve hayır... Evet dersem geniş bir kitleyi çok mutlu edeceğimi biliyorum ama buna rağmen aynı zamanda “hayır!”. Derviş, daha büyük bir gaye uğruna kendini yok eder, fakat bunu millet için yapmaz. Son tahlilde, yine kendi aşkınlığı için yapar. Kontrastı ortaya koyabilmek için, rahmetli Tahir Hoca’nın (Tahir Karagöz) bir Mevlevî derviş hikâyesini tekrarlamak isterim. Mahallenin kabadayısı, dervişliğe heveslenir ve en yakın Mevlevî dergâhına giderek intisap talep eder. Konuştuğu zât, kendisine bir sikke (Mevlevî külahı) verir ve, “Bunu başına giy; sana kim ne derse desin, ‘Eyvallah” de. Yarın da tekrar gel; bakalım bu iş sana uygun mu?” der. Başındaki sikkeyle dervişlik işareti veren namlı kabadayıyı görenler, artık bir zarar gelmeyeceğini bildiği için olmadık şakalarla takılırlar. Kahramanımızın hepsine cevabı, “eyvallah”tır. Derken işler karışır. Bir cinayetin faili olmaktan tutuklarlar. Öyle ya, mahallenin kabadayısı, “her zamanki şüpheli”dir. İddialara da “eyvallah” der. - Sen öldürdün! - Eyvallah. - İdama mahkûm ediyoruz! - Eyvallah. Sabah sehpaya çıkar. Tam o anda gerçek katilin yakalandığı haberi gelir ve kabadayımız zor belâ serbest kalır. Doğru dergâhın yolunu tutar. Kendisine sikkeyi vereni bulur. Başından çıkarıp onun önüne koyar: - Ben vazgeçtim. Al sikkeni.... Biraz durakladıktan sonra da işaret eder, - Eyvallah’ı da içinde. İşte ülkücü, bunun tam zıddıdır. Ülkücü, “eyvallahı olmayan” adamdır. Bu yüzden gerekirse çöpçü, gerekirse peşinden gülünen bir kimsesiz olur. Ülkücü, milletinin çıkarı için, iktidara da, müdüre de, partiye de, başkana da ve belki en zoru, dünyayı onun gördüğü pencereden görmeyen topluma da eyvallahı olmayandır. Milletin çıkarı için düşündüğünü söyler; doğru bildiğini yapar. Batı’da buna “demokrasi” derler. Bizde ise bazen “hainlik” diyorlar. Galip Erdem’e de demişlerdi. Ülkücülük isyankârlık mıdır? Gerektiğinde evet. Yine Atsız’ı hatırlıyorum: Bir gün sabrın tükenir, silahını kapınca, Haykırarak çıkarsın yurdunun dağlarına. Allah böyle bir gerek göstermesin ama 1969’un ülkücülerinin ataları, 1919’un ülkücüleri, işte tıpkı öyle yapmışlardı. Hemen tam yarım asır sonra, 1969’un ve 1970’lerin ülkücüleri de gerçekten onlara lâyık evlâtlardı. Brejnev doktrini bayrağı altında SSCB, Türkiye’de ilân edilmemiş bir savaş başlattı. Ve Türkiye buna sağlıklı cevabını verdi. Ne mutlu ki, Türk toplumunun kültür genetiği, tehlike anında milletini savunacak kahramanları çıkarabilen bir dokudur. Şimdi “geri görüşlülük”le, “canım yoktu bir tehlike, zaten bir süre sonra SSCB çöküp gidecekti” demek biraz tuhaftır. 1919’un ülkücüleri için de, “Yunanlılar ilelebet Sakarya’da kalacak değildi ya. Onlar yüzmeyi sever; bir süre sonra İzmir’den kendiliğinden denize atlayacaklardı.” demek gibidir. Ne gariptir ki, “yoktu bir tehlike” diyenlerin içinde o günlerde Apo’ya, “devrimci genç” payesini verenler olduğu gibi, kurulacağına kesin gözüyle baktıkları Türkiye Sovyet Cumhuriyeti’nde iyi bir mevki kapmak için uygun çeyiz düzenler de vardı. Fakat ülkücülük, isyankârlık değildir. Vatandaşlık sorumluluğudur. Kendisini ülkesinde olan bitene müdahaleye mecbur ve bundan sorumlu görmektir. Bu isyandan çok farklıdır. Tebaa olmanın tersidir. “Bu devlet benimdir” bilincidir. Etkileme- etkilenme çemberleri “Etkili İnsanın Yedi Alışkanlığı”[3] ile büyük etki yaratan Stephen Covey, Galip Erdem’den yirmi yıl sonra mensubiyet çemberlerine bir başka açıdan yaklaştı. İç içe toplum çemberlerimiz bizi etkiliyor, biz de onları etkiliyorduk. Dünyada olup bitenin en kıyıda köşedeki insanı bile etkilemesine şimdi globalleşme deniyor. Bütün dünya bizi etkiliyor; Avrupa da, İslâm dünyası da, Türkistan da, Çin de. Milletimiz kesinlikle etkiliyor. Hemşerilerimiz, meslektaşlarımız, yakınlarımız, ailemiz... Bu etkilenme, değişik insanlar için değişik derecelerde olabilir. Fakat Covey’in kritik sorusu şu: “siz onları ne kadar etkiliyorsunuz?” İşte etkili insan, bu iç içe çemberleri etkileyen insandır. En etkili insan en büyük çemberleri etkileyendir. Onlardan aldığı etkiden daha fazla etkileyendir. Mensup olduğu mesleği, yaşadığı şehri, milletini etkileyen. Ve daha ötedekileri... Emperyalistler sömürüyor, iktidar saçmalıyor, Sabatayistler yönetiyor gibi garibanizmlerle kendini nelerin etkilediğini sayan değil, “peki sen kimi etkiliyorsun?” sorusuna gerçekçi ve olumlu bir cevap verebilendir “etkili insan”. İşte ülkücü, milletinin çıkarı için etkileyen insanıdır. Fikir ve kanaat önderidir. Ve gerektiğinde de hareket önderidir. Ülkücüler, toplumun elitleridir. Elitlerin deveranı Galip Erdem Wilfredo Pareto’nun “Elitlerin Deveranı” teorisini sık sık anlatırdı. Onuncu yıl anma toplantısında baktım; en az bu hatırlanıyor. Her halde “ileri milliyetçilik” kategorisine giren bir kavram olduğu için. Elitler, toplumların tehlikeyle karşılaştıkları dönemlerde belirir. Rahat dönemlerde ise ortadan kaybolurlar. Kuruluş ve tehlike anlarının etkileyenleridir. Rahat zamanlarda bu işi başkaları devralır. Ülkücülerle Pareto’nun elitlerinin birbirine ne kadar yakın kavramlar olduğunu anlatmama gerek yok. Pareto’nun aşağı yukarı çağdaşı sayabileceğimiz Tolstoy, Harp ve Sulh şaheserinde, arada sırada kahramanlar ve olaylarla okuyucunun arasında girip, ne olup bitiğini bir de doğrudan anlatır. “Ey kaari!” tipi bu kesintilerin bir tanesi sonlara doğru Kutuzov’un ölümünü açıklamak içindir. Tolstoy şöyle der: “Kutuzov’un görevi, Napolyon’u Rusya’nın dışına atmaktı. Napolyon, Rusya’dan def edildi. Böylece Kutuzov’un görevi sona ermişti. Bu yüzden Kutuzov öldü.” Elitlerin deveranının zorunlu uygulaması gibi bir şey! Türkiye’ye Sovyet saldırısı def edildi. Mamak’takiler de hürriyetlerine kavuştular. Galip Ağabey’in görevi bitmişti. Bu yüzden Galip Ağabey öldü... Pareto haklı çıkmamalı Halbuki, ülkücüler görevlerini ihmal etmeseler, Pareto teorisi doğruluğunu kaybederdi. Tehlike geçtiğinde ortadan kaybolmak, bir icra kabahati değilse bile bir ihmal kabahatidir. Yarının tehdidini, bugünün ihmali doğurur ve ihmal, sonra yeni kahramanlara gerek duyulmasına yol açar. Kahramanlar, kötü yönetilen toplumlarda ihtiyaç haline gelir; kötü yönetilen toplumlarda ortaya çıkar. 1919’un ülkücülerini ve kahramanlarını Osmanlı Devleti’nin son zamanlarındaki kötü yönetim doğurdu. 1969 ve sonrasının kahramanlarını da 1960’ların kötü yönetimleri... “Keşke her zaman iyi yönetilsek ve kahramanlara ihtiyacımız olmasa.” İşte bu son cümlem, hatalı ülkücülüktür. Doğrusu: “Keşke her zaman iyi yönetsek de sonra kahramanlara ihtiyacımız olmasa”dır. Elitler, her an iş başında olmak zorundadır. Galip Erdem’in bir sözüyle bitirmek istiyorum. Hepimizi göreve çağıran bir ifade: “İç Türklere rağmen Milliyetçi, Dış Türklere rağmen Turancı, Müslümanlara rağmen Müslüman olabilen insan, ülkücüdür!” ____________________________ [1] Kitabın “Türk Ülküsü” ve “Türk Tarihinde Meseleler” başlıklarıyla ikiye ayrılması daha sonraki yıllara rastlar. [2] Millet içinde benliğin yok olması anlamına gelen ve Galip Ağabey’e tam uyan bu tabir yine Türk Ocağı’nın düzenlediği birinci ölüm yıldönümü aklıma düşmüştü ve orada kullandım. Nevzat Kösoğlu, Galip Erdem biyografisinde (Alternatif Yayıncılık, Ankara, 2002) yazıya dökerek ölümsüzleştirdi. [3] Stephen R. Covey, “Seven Habits of Highly Effective People”, Free Press (1989) ve “Etkili İnsanın Yedi Alışkanlığı”, Varlık Yayınları (2001). Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ
__________________
![]() Bin Sene De Okusam Ne Biliyorsun Diye Sorsalar Bana ... Haddimi Bilirim Derim.. [Üye Olmadan Linkleri Göremessiniz 10 Saniyede. TurkislamDevletleri.Com Üyesi Olmak için TIKLAYINIZ...]
|
|
|
|
| The Following User Says Thank You to SoNSaNCaK For This Useful Post: | EmeT (13-03-2010) |
Bu Yazıyı Beğendiyseniz! Facebook'da Arkadaşlarınız İle Paylaşın...
|
|
Paylaş |
|
|
#2 |
|
Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: ERGeNeKoN Yaş: 33
Mesajlar: 4,088
Rep Puanı: 27210
Thanks: 2,655
Thanked 2,655 Times in 1,399 Posts
Çevrimiçi Olduğu Toplam Süre: 5 Ay 1 Hafta 3 Gün 9 Saat 25 Dakika 48 Saniye
|
ÜLKÜ DEVİ Galip ERDEM‘i rahmet ve saygıyla anarken, 13 Aralık 1961 tarihinde yayınlanmış bir yazısını, belki biraz haddimi aşarak ama bütün ülkü erlerinin affına sığınarak buraya alıyorum. Bu yazıda kendini bulanlara ne mutlu....
Gün olur, ülküsüz insanlara gıpta ile bakasınız gelir. Rahat yaşarlar. Tıpkı Şairin söylediği gibi: “Akl-ı şuur” ları vardır, güzel severler. “Bade” içerler ve nihayet göçüp giderler. Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile, aileleri ile, hatta sevdikleri ile.. Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa, başları belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri “alabalık” a göre,uslanmamaktır; kendilerine göre de, yılmamak. Ülkücü dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde “zevksiz” bir adamdır! Küçümserler onu, hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın! Kalabalığın nazarında o, zavallı bir hayalperesttir. Olmayacak fikirlerin rüyasına dalmış öylece uyumakta, başkalarını da uyumaya teşvik etmekte… Bir gün fikirlerinin gerçekleştiği görülse bile, O?na hiç kimse “aferin” demez. Üstelik, “böyle olacağı zaten belli idi” buyurulur. Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakiki bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sahalarda umumiyetle dikkatsiz hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştan başa haysiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama, ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez, mükafat istemez, bir garip kişidir… Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkardır. Gerçek aşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilisinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegane süsüdür. Ülkücünün en çok dinlediği “nasihat” tır. “Yapma” derler, “hayatını heba etme” derler, “gününü gün et” derler. O kadar çok şey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar. Ülkücülerin en amansız düşmanları “eyyamperest” lerdir. Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mani olacak sanırlar da, ülkücüleri ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da “eyyamperest” lerdir. Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyasını değiştirir. “Kalabalık” o’na acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Halbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca “kalabalık” a acımıştır. Ruhun Şad Mekanın Cennet Olsun Galip Hocam....
__________________
![]() Bin Sene De Okusam Ne Biliyorsun Diye Sorsalar Bana ... Haddimi Bilirim Derim.. [Üye Olmadan Linkleri Göremessiniz 10 Saniyede. TurkislamDevletleri.Com Üyesi Olmak için TIKLAYINIZ...]
|
|
|
|
|
|
#3 |
|
Üyelik tarihi: Aug 2008 Bulunduğu yer: kars sarıkamış Yaş: 43
Mesajlar: 6,388
Rep Puanı: 29578
Thanks: 1,902
Thanked 2,823 Times in 1,717 Posts
Çevrimiçi Olduğu Toplam Süre: 7 Ay 1 Hafta 6 Saat 47 Dakika 10 Saniye
|
Ruhu şad mekanı cennet olsun.
İç Türklere rağmen Milliyetçi, dış Türklere rağmen Turancı, Müslümanlara rağmen Müslüman olabilen insan, ülkücüdür
__________________
![]() ![]() [Üye Olmadan Linkleri Göremessiniz 10 Saniyede. TurkislamDevletleri.Com Üyesi Olmak için TIKLAYINIZ...]
|
|
|
|
|
|
#4 |
|
Üyelik tarihi: May 2009 Bulunduğu yer: ERGeNeKoN Yaş: 33
Mesajlar: 4,088
Rep Puanı: 27210
Thanks: 2,655
Thanked 2,655 Times in 1,399 Posts
Çevrimiçi Olduğu Toplam Süre: 5 Ay 1 Hafta 3 Gün 9 Saat 25 Dakika 48 Saniye
|
__________________
![]() Bin Sene De Okusam Ne Biliyorsun Diye Sorsalar Bana ... Haddimi Bilirim Derim.. [Üye Olmadan Linkleri Göremessiniz 10 Saniyede. TurkislamDevletleri.Com Üyesi Olmak için TIKLAYINIZ...]
|
|
|
|
| The Following User Says Thank You to SoNSaNCaK For This Useful Post: | EmeT (13-03-2010) |
|
|
#5 |
![]() Üyelik tarihi: Dec 2009
Mesajlar: 688
Rep Puanı: 2890
Thanks: 439
Thanked 288 Times in 155 Posts
Çevrimiçi Olduğu Toplam Süre: 2 Ay 2 Hafta 3 Gün 19 Saat 57 Dakika 21 Saniye
|
![]() Milliyetçi Hareket'in tarihindeki dar zamanlardan birisini oluşturan 12 Eylül döneminde,milliyetçi gençlerin yardımına koşarak,eşsiz bir vefa ve samimiyet örneği sergileyen GALİP ERDEM'i, Ülkücü Gençliği hayatın tuzaklarına karşı uyarmayı kendisine görev bilen merhum Ağabeyimizi ölümünün 13. yılında rahmetle anıyoruz. Ruhu şad mekanı cennet olsun. ”İç Türklere rağmen Milliyetçi, dış Türklere rağmen Turancı, Müslümanlara rağmen Müslüman olabilen insan, ülkücüdür!” (GALİP ERDEM) RÜTBESİZ BİR MAREŞAL: GALİP ERDEM / Dr. Mehmet GÜNEŞ Şeyh Edebâli’nin dediği gibi “İnsanlar vardır, şafak vakti doğup, akşam ezânında ölürler..” Kendilerine tahsis edilen ömrü tamamladıktan sonra, bu fânî dünyadan göç edip, bâkî âleme vâsıl olurlar... Bu insanların büyük çoğunluğu, hayata ve zamana dâir önemli izler bırak/a/madıkları için geceye misafir olan akşamla birlikte unutulup giderler... Bir kısım insan da vardır ki; yaptıkları, yaşadıkları, yaşattıkları ve yazdıklarıyla tarihte, toplumda ve insanlığın hâfızasında derin izler bırakır; geceye karışıp gitmez, nisyâna terk edilmez, geceleri yırtan müjdeli bir şafak gibi hayâtiyetini devâm ettirir, hatırlanır, aranır ve ya’dedilirler... Onlar, büyük dâvâların, ulvî hedeflerin, soylu mefkûrelerin ve kutsal inançların müntesibi olup, bu yüce değerlerin gölgesinde şekillenen eşsiz bir mücâdelenin, tâvizsiz bir tavrın ve şâhikalaşmış bir şahsiyetin sahibi olan müstesnâ kimselerdir..... Onlar, hayatlarını Hakk’a göre tanzim eden, çizgilerinde aslâ kırıklık olmayan, etrafı birer meşâle gibi aydınlatan, yollara ışık serpen, toplumlara hedef ve istikâmet veren, pek çok nesle örnek olabilmeyi başarabilen âbide şahsiyetlerdir… İşte Rahmetli Galip Erdem ağabeyimiz de bu âbide şahsiyetlerden birisiydi. O, îman ve inancı, ilim ve kültürü, kararlılık ve cesâreti, ahlâk ve fazileti, hoşgörü ve vefâsı, tavır ve duruşu, ferâgat ve hasbîliğiyle nesiller boyu anlatılması gereken ve mutlaka anlatılacak olan örnek bir davâ adamıydı… Galip Erdem, gençliğe yeni ufuklar açan bir mütefekkir, gelecek nesillere idealizm aşılayan bir gönül eriydi. Türk milliyetçilik tarihine ve bütün ülkücülerin kalbine altın harflerle yazılan rütbesiz bir mareşaldi... Galip Erdem, Rize’nin Fındıklı ilçesinde10 Mart 1930’da dünyaya gelir. İlkokulu, 11 Mart İlkokulu’nda bitirir; ortaokulu, nahiye müdürü olan babasının memuriyeti dolayısıyla Bitlis ve Siirt illerinde tamamlar. 1949 yılında Erzurum Lisesi’nden pekiyi derece ile diploma alır. 1951 yılında yedek subay olarak askere gider ve 1952 Ekim’inde terhis olur. Çeşitli memûriyet görevlerinde bulunur, ama bu görevlerde uzun süre çalışmaz. Galip Erdem’in hayat tarzıyla memuriyetin mesâi kavramı hiç uyuşmadığı için bu vazifeleri kısa sürede bırakır. 1959 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun olur. 1958-1960 yılları arasında Türk Yurdu Dergisi’nin Genel Yayın Müdürlüğü görevini yürütür. 1961 yılında Tercüman Gazetesi’nde yazarlık yapar. Bilahare Yeni İstanbul gazetesine geçer. 1963 yılında İzmir’de avukatlık stajını tamamlar. Çok çeşitli kurumlarda müşavir ve danışmanlık görevlerinde bulunur. Bizim Anadolu, Ortadoğu, Hergün…. gibi günlük gazetelerde ve Devlet, Töre, Bozkurt, Ocak, Yeni Sözcü, Ülkücü Kadro, Millî Eğitim ve Kültür, Bakış vs. olmak üzere ülkücü hareketin çıkardığı bütün dergilerde Galip Erdem, Bilge Erdem, Elif Bilge, Murat Bilge, İlteriş Metin, Mehmet Rasim ve Aptâlî isimleriyle fıkralar ve makaleler yazdı. 1982 yılında emekli oldu ve MHP-Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda avukatlık yaptı. O güzel insan, 12 Mart 1997 Çarşamba gecesi saat 22.10’da Ankara Gazi Hastanesi’nde bütün Ülkücüleri gözü yaşlı bırakarak “Soylu atlara binip” ebedî âleme gitti. Cenazesi 14 Mart 1997 Cuma günü öğleyin Kocatepe Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Cebeci Asrî mezarlığına defnedildi. Galip Erdem’in yayınlanmış eserleri: Ülkücünün Çilesi, Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar, Suçlamalar (iki cilt) ve Mektuplar’dır...Kitap haline gelmemiş yüzlerce yazısı, yayınlanmamış atmışa yakın şiiri vardır... Rahmetli Galip Erdem, “67 yıllık hayatına 500 senelik bir ömür sığdıran” sıra dışı bir insandı. Kültürü, vefası, fedakârlılığı, feraseti, inancı, milletine olan güveni, tavizsiz ülkücülük anlayışı, kıvrak zekâsı, nüktedanlığı ve hazır cevaplığıyla Galip Erdem, nev’i şahsına münhasır bir dâvâ adamıydı. O, “Herkes ölür ama her insan gerçek hayatı yaşayamaz” sözünü hayatıyla ispatlamış bizim “Cesur Yüreğimizdi”… O, hayatı normal ölçülerde yaşamadı... Normali aşan her şey vardı onun hayatında... O, ülküsü için şahsî hayatını hiçe saydığı, inandığı değerler için yaşadığı, yaşatmayı yaşamaya tercih ettiği, kendini unutup milletini hiç aklından çıkarmadığı için “unutulmazlar” arasına girmiş örnek bir Türk milliyetçisiydi… O’nun gönlünde süflî sevdâlar aslâ yer bulamadı… O, basit dünyevî hesaplar ve menfaatler için ideâllerini hiç unutmadı… O, kalbini ve beynini hiçbir zaman midesinin emrine vermedi… O, kimliğini ve kişiliğini inkâr etmeden, eğilmeden, bükülmeden, inançlarına gölge düşürmeden, üç günlük dünya için bırakın nâmerde, merde bile muhtaç olmadan da idealist bir hayat yaşanabileceğini cümle âleme gösteren bir güzel insandı... Galip Erdem 13 Ağustos 1961 tarihli Tercüman Gazetesi’nde kaleme aldığı “Ülkücünün Çilesi” adlı makalesinde: “... Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daima bir mücadele içinde ömür tüketirler.. ...Ülkücü dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki nasibi olsun. Bir lokma-bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlamaz...” diyerek anlattığı ülkücü çileyi bir ömür boyu çekmiş, hiç yılmamış, hiç taviz vermemiş, çizgisinde kırıklık bulunmamış, “lâf ile dünyaya nizâmat” vermemiş, “hânesinde bin türlü teseyyüp” bulundurmamış ve dünya malına tenezzül etmediği için ne banka hesabı, ne de tapu senedi olmamıştı... “Bülbülün kırk türküsü vardır, kırkı da gül üstüne derler” ya, onun da bütün türküleri ülkü ve ülkücülük üzerine idi. Kimi zaman onlardan “Beşiktaşlı” diye bahseder, kimi zaman “Haskul”lardan söz eder, kimi zaman “Akyuvarların Hikayesinde” onları anlatır, kimi zaman da “Biri Elma, Biri Armut, Biri muz” diye hep ülkücü camianın dertlerini, meselelerini, inançlarını, çilelerini ve çözüm yollarını dile getirirdi... İşte bu sebeplerden dolayı “Delikanlı Ülkücülerin” birkaç kuşağı Galip Erdem’e ayrı bir muhabbet besledi, müstesnâ bir sevgi duydu ve onu hep “ağabey” bildiler… Gerçekten de o, bütün ülkücülerin hep “Galip Abi”si oldu… O doğuştan ağabey yaratılan insanlardandı… Galip Erdem, ağabeylik sıfatını bi-hakkın yerine getirmiş, en kâmil mânâsıyla temsil etmiş bir dâvâ adamıydı... Aynı yaştakiler, hatta büyükler bile ona ağabey derdi. Çünkü Galip Erdem, kocaman yüreğinin bir yerinde her ülkücü için ayrı bir mekan ayıran müstesna ve mükemmel bir ağabeydi... O, yalnızlığın asâletini kendi içinde yaşayan ama yüzbinlerce seveni olan muzdarip bahtiyarlardandı... Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu, 12 Agustos 1963’te Nürnberg’ten yazdığı bir mektupta Galip Erdem’e “Galib-üz zaman” diye hitap eder. Bu mektubunda: “..Saltanatsız bir çınar ağacının dibinde senin Dede-Korkut’dan olduğunu ayân-beyân gördüm. Onun kişilerindensin. Anlı-şanlı o tâifedensin. Kutlu, sırlı sözler dağıtırsın. Esrarlı bir çeşmesin. Sözü muhkem söylersin. Özden söylersin. Bir ibâdet vecdi içinde, bir sema şevki içinde kelâm eylersin. Gönülden, kelâmdan yana cömertsin. Sehâ sende mazhârını bulmuştur. Allah, Peygamber-i Ekberi, İmâmeyni Muhteremeyni yüzü suyu hürmetine seni esirgeyip hıfzeyleye. Himâyet ve siyânet buyura... ” sözleriyle duygularını satırlara dökmüş, Erdem sahibi “Galib-üz-zaman” hakkında çok isâbetli tespitlerde bulunmuştur... Gerçekten de o bir gönül adamıydı, bir kelam ustasıydı, bir kalem ehliydi, bir nükte hazinesiydi. Asırlar öncesinden günümüze hitabeden, “soy soylayan-boy boylayan” bir Dede-Korkut, inandığı değerlerin çilesine talip olan bir Osmanlı Çelebisi, serhat boylarında at koştururken yolu Ankara’ya düşmüş bir akıncı beyiydi... O, fikir tezgâhında devamlı çile dokuyan ve çile girdabında hiç şikâyet etmeden ülküsünü yaşayan ideâlizmin son efsânesiydi… Ülkücü hareket için mesai harcamak, fikir çilesi çekmek, düşünmek, konuşmak, yazmak onun için çok önemli bir görev, ihmâli mümkün olmayan bir vazifeydi... Bu sebeple bizim çıkardığımız bütün gazete ve dergiler mutlaka Galip Erdem’in kalemiyle müşerref olur ve yayınlarımız onun yazılarıyla irtifâ kazanırdı… Galip Erdem, çok genç yaşında Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesi olan Tercüman’da köşe sahibi olmuş, başyazarlık yapmıştı. Kısa sürede ismini geniş kitlelere duyurdu...Yazarlık felsefesini 1.1.1961 tarihli Tecüman’daki yazısında. “..İnandıklarımın hepsini yazamayacağım, ama inanmadığım hiç bir şeyi de aslâ yazmayacağım..” diyerek açıklamıştı. Hayatı boyunca hep bu temel ilkesine ve hayat felsefesi olan ülküsüne her zaman bağlı kalmış, onlara salâ ihânet etmemiş ve inançlarından hiçbir zaman taviz vermemişti. Türkçe’ye çok hakim ve anlatım mahâreti çok kuvvetli bir yazardı. Hemen bütün yazılarında didaktikliğin yanında, hafif bir alay, ironi, taşlama ve korkusuz bir edâ vardı. Yazıları çok zevkle okunurdu. Kalemi en güçlü silahıydı. Türkçe onun kaleminde çifte su verilmiş çelik kılıç gibiydi. Kalemini kılıç gibi kullanmasına rağmen, bazen “yazma orucu” tutar, bazen de “söz perhizine” girerdi... Galip Erdem, zayıf, çelimsiz ve öne doğru hafif kamburdu. Onun sîmasında hastalıklı bir yüz yapısı vardı. O, “Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözünü tedâvülden kaldıran insanlardan biriydi. Vücudu çok sağlam değildi, ama kafası çok sağlam, muhakemesi çok güçlü, hafızası kuvvetli, yorum kabiliyeti olağanüstü olan ve pek çok sahaya vukûfiyeti bulunan bir “ayaklı kütüphane” ydi. Galip Erdem’in cesâmetiyle mütenasip olmayan bir cesâreti vardı. Köroğlu cesâretiyle yaşamasına ve yazmasına rağmen, üfürülse uçacak 45 kiloluk bir insandı. Hâlim selim yapısına, çelimsiz bedenine rağmen çatal yürekli bir dava adamıydı. Cesaretini inancından ve çok sağlam fikir yapısından alıyordu. Onun hiç kimseye eyvallahı yoktu. Hiç kimsenin önünde eğilmedi. O bizim “Küçük Dev Adam”larımızdan, “Atom Karınca”larımızdan birisiydi... Onun yüreği dev gibiydi... Herhalde “Pala Remzi” türküsü yanlışlıkla bu isme yazılmıştı... Çünkü Galip Erdem, bıyığı da, yüreği de pala olan yiğit bir kalem ve kelâm ehliydi. Hep “adam gibi” durmayı bildi, yılmadı, yıkılmadı, korkmadı, ürkmedi, eğilmedi, her şartta ve her zaman önce adam, sonra dâvâ adamı olmayı bildi. 12 Eylül döneminde en cesur yazıları o yazdı. O, bizim en “Cesur yüreğimizdi” Kolay günlerin, rahat dönemlerin tatlı su milliyetçisi değildi... Fuzûlî’nin: “Dost bî-pervâ, felek bî-rahm, devrân bî-sükûn Dert çok, hem-dert yok, düşman kâvî, tâli zebûn” Diye ifâde ettiği dar zamanlarda vâr olan bir yiğit insandı…“Erlik darlıkta belli olur” diyenlerdendi. İnancı uğruna her türlü fedâkarlığı göze alırdı. Hiçbir hesabı olmadan dardaki her ülkücünün yardımına koşardı. Bizim neslimiz için 12 Eylül bir mîlattı, bir mikyastı, bir mihenkti... Bu zor dönemde 12 Eylül mihengine vurulan ve “yüzü-gözü krem çıkan” bazı davâ adamlarının (!) ayar düşüklüğü ortaya çıkarken, Galip ağabeyin 24 ayar altın olduğu bir kere daha herkes tarafından görülmüştü… O. Türk milliyetçilerinin bu zor döneminde her işi bir yana bırakmış, eski defterleri kapatmış, “Zaman erlik zamanıdır, dünkü küskünlükleri bir yana bırakmak ve birlik olmak zamanıdır” demiş, kendisine “hain” diyenleri de savunmak için yıllar önce çıkarıp sandığa koyduğu avukat cübbesini yeniden giymiş, haksız yere zindanlara atılan, akıl almaz işkencelere maruz kalan “darbezede” ülkücülerin yardımına koşmuştu... Bir yandan avukat sıfatıyla davalara giriyor, bir yandan oluşturulan hukuk bürosunda diğer avukat arkadaşlarına yol gösteriyor, bir yandan da bahtsız ülkücülere ve ailelerine o meşhur “Mektup”ları götürüyordu... Mamak’taki ülkücülere göndermek için topladığı paralara o “Mektup” adını vermiş ve bu mektupları değişik isimlerle cezaevlerine göndermişti. Rahmetli, ülkücülük söz konusu olunca sevmek fiilini diline tespih edenlerden değil, hayatıyla çekenlerdendi... Mamak mağdurları için emekli olan, emekli ikramiyesini bu uğurda harcayan, 5-6 yıl hiç aksatmadan haftalık 2 duruşma ve 2 ziyaret için düzenli olarak Mamak’a taşınan ve emsâli olmayan bir kahramandı... Eylül’deki hüznü, çileyi, yalnızlığı, çaresizliği ve ihâneti belki de en fazla o yaşadı… Fakat ne Yusufiyeli ülkücüleri, ne de ailelerini boynu bükük bırakmadı... 12 Eylül’de nice büyük görünen bazı insanların esâmesi okunmazken, Galip Ağabey; Konsey üyelerine çok riskli mektuplar yazdı... Bir mektubunda: “Mamak’ta dar ağacına çekilmek istenen kişiler değil, Türk Milliyetçiliğidir” diye haykırıyordu... Kendisi için hiç yaşamadı, hep başkaları için, hep ülkücüler için yaşadı. Hasbîliğin canlı bir timsâli idi. Bilenler çok iyi bilir ki, Galip Erdem’in o dönemde yaptığı yiğitlikleri, yardımları, kadirbilirliği anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır… Eskilerin “Semere-i hayat, hayır ile yâd edilmektir” diye bir sözü vardır. Her şey bir tarafa Galip Abi’nin 12 Eylül’de verdiği mücâdelenin zekâtı bile onu hayır ile ya’detmeye yeter de artar bile… Bu sebeple 12 Eylül denilince ülkücülerin aklına hep Galip Erdem gelir ve bu erdem âbidesinin kalbimizdeki müstesna yerini ve sevgisini kelimelere sığdırmak aslâ mümkün değildir… Galip Erdem, dünyaya ve olaylara filozof gözüyle bakardı. Hayatı her türlü kural ve kayıttan münezzeh tutmayı temel düstûr edinmişti. Özellikle zamana, zamana dayalı sınırlamalara ve düzenlemelere kendisini hiç bağlı hissetmezdi. Geceleri sabahlara kadar okuyarak geçiren bir kitap kurduydu, gündüzlerini ise çoğunlukla uykuya hasrederdi… Bu sebeple gündüz çalışılacak ve zamana bağlı işleri hep bırakmış, avukatlık ve memurluk yapamamış, yazarlık ve müşâvirlik görevlerini üslenmişti... Dağınık yaşardı, pejmürde giyinirdi, üç-dört günlük sakalla gezerdi. Elbisesi hiç ütülü olmazdı. O zaten kendi ifâdesiyle “Bekârlar tekkesinin bir garip Gâlibî şeyhiydi”... Fikir, his, mefkûre dünyamızı düzenleyen, ülkü, ahlâk ve siyâsî tercihlerimizi belirleyen bir “şeyh”ti... Dünya işlerini, evini, üstünü-başını kendisini sevenler tanzim ederdi... “Bizim tarikat şeyhi ıslah tarikatı. Her tarikat müridi ıslah için kurulur; Gâlibî tarikatı da beni ıslah için kurulmuştur..” derdi... Çünkü bazen giydiği çorapların rengi farklı olur, bazen pijaması pantolonunun altından sarkar, bazen de gömleğinin düğmelerini ters iliklerdi. Galip Erdem, paraya hiç önem vermez, akçalı işleri sevmez ve maddeye hiç eyvallah etmezdi. “ Maddecilerin en ustası olmaktansa, bir ömür boyu Ülkü erlerinin peşinden gitmeyi, hatta ifâdemi mazur görünüz hep çırak kalmayı tercih ederim” diye yazan tok bir gönlün sahibiydi... Dünya malına îtibar etmedi, maddeye hiç önem vermedi... Elindeki üç-beş kuruşu fakir ve ihtiyaç sahibi ülkücülere dağıttığı için hep maddi sıkıntı çekti, hiç iki yakası bir araya gelmedi... Dünyanın bir tek çöpünde gözü olmadı... “Fenafilhalk olmadan, fenafilhak olunmaz” felsefesinin müntesibiydi. Galip erdem, kıvrak bir zekâ ürünü olan nükteleri, müthiş hâfızası, engin hoşgörüsü ve çelebi tavırlarıyla hepimizin gönlünde taht kurmuştu. Rahmetli çayı çok sever, sigarayı ağzından düşürmez, meşrubat olarak Pepsi içerdi. Doktorlarla arası yoktu. Ya, “Biraz sabırlı olursak doktora lüzum kalmaz” der, ya da “okunmuş hap” dediği ilaçlardan ne bulursa içerdi. ... Hep böbrek taşı düşürür, çok sancı çekerdi... Zaten onun ömrü hep sancı içinde değil miydi? Emine Işınsu’nun “Sancı” romanında anlatılan fikir çilesini ve davâ sancısını en fazla çekenlerin başında o gelmez miydi? Çok farklı bir bakış açısı vardı ve hadiseleri kendine has üslûbuyla orijinal bir biçimde yorumlardı... Ona göre milliyetçilik “mensûbiyet şuuru” diye tarif edilen ve taviz verilmemesi gereken bir vakardı... Ülkücü çilesi daha lise yıllarında başlamış ve ilk Turan seferine Erzurum Lisesi öğrencisiyken çıkmıştı... “Kürşad’ın kırk çerisinden birisi” olmak için trenle Van’a gitmiş, oradan Ötüken’e yol bulmak için gayret göstermiş, Orta-Asya’ya nasıl gidileceğinin yollarını aramıştı… Derdini kimselere anlatamasa da, “Van civarında Ötüken ve Orta-Asya diye bir yerleşim yeri yok” denilse de, o Turan denen bu kutlu yola, “bir mehâbetin zirvesine” baş koymuş, “Pars Abi’sine ayıp olmasın” diye Almıla’ya gizli gizli sevdâlanmıştı... Yüreğinde Türk Dünyası’nın ayrı bir yeri vardı... Hayattaki en büyük mutluluğu Sovyetlerin parçalanması ve Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığına kavuşmasını görmesiydi...Esir Türk illerinin hürriyet mücâdelesini ülküsüne tuğ yapan, “Yaslı yaralı Türklerin” derdine derman olmak, kurtuluşuna ferman bulmak için bir ömür vakfeden Galip Erdem’e -lise yıllarında niyetlenip Van üzerinden gitmek istediği- “Hacc-ı Turan”ı ifâ etmek 50 yıl sonra nasip olmuştu… Ata yurduyla hasret gidermek ve Türk Dünyası’nın bağımsızlığına kavuştuğunu görmek; bütün ülkücüler gibi Galip Abi’ye de kelimelerin ifâdede yetersiz kalacağı çok büyük bir saadet yaşatmıştı... 24 Kasım 1969 tarihinde kaleme aldığı ve “Bana hayalperest diyorlar... Aptallar... Hayâl kurmasını bilmeyenlerin insan değil, ancak eşşek olabileceklerinden haberleri bile yok” diye biten “Bakü Geceleri” isimli yazısında; Kafkaslardan esen yellerin Turan ufuklarını bir lâle bahçesine çevireceğine, Uluğ Türkistan’ın semâlarında mübârek bayraklarımızı dalgalandıracağına yıllar öncesinden işâret etmişti... Rahmetli Galip Erdem, sohbet ve konferanslarında vermek istediği mesajları, söylemek istediği meseleleri yumuşak tonda ve tatlı bir üslupla anlatırdı. Sesi görüntüsüne tezat teşkil edecek derecede kalın ve etkileyiciydi. Tavır koymasını çok iyi bilir, hiç kimseden lafını çekmezdi. Tâvizsiz bir davâ adamı ve gerçek bir Türk münevveriydi... O, mevsimlik ideâlist, sentetik milliyetçi, seyyar kıbleli muhafazakâr, fason dava adamı ve rozeti yüreğinden büyük olan insanlardan değildi. O ismiyle müsemmaydı. O bir Erdem şahikasıydı. Bir ülkü, bir vefa, bir dava, bir inanç adamıydı. Son yıllarda sıkça söylediği bir sözü vardır ki , yarım yüz yıllık milliyetçilik serencâmımızı bir cümlede özetlemiş; “Türk milliyetçiliğinin temel meselesi Türk milliyetçileridir...” diyerek müthiş bir teşhis ve tespitte bulunmuştu... Galip Erdem 67 yıllık hayatında; makamı, parayı, şöhreti ve serveti umursamış, şahsî ideâllerin değil, hep millî mefkûrelerin peşinden koşmuş, “günün adamı” olma yerine “tarihin ve milletin hayırla ya’dettiği adam olma” cehtini göstermiş; ömür boyu alnı ak, başı dik ve sevdâsı Hakk olmuş örnek bir Türk milliyetçisiydi… 1959 yılındaki bir makâlesinde kendisini: “Millet gerçeğine inanmış, milliyetçilik ülküsüne yüreğini kaptırmıştı.. Hâlâ o eskisi gibidir, hiç değişmedi...” diye ifâde ediyordu...1961 yılındaki bir başka yazısında ise: “İnsan vardır kendini dünyanın mihveri sanır; insan vardır kendini aşan bir büyük gâyenin vasıtası olduğuna inanır... Ben inananlardanım...” diyordu… Ömür boyu hiç değişmeyen ve her zaman inançlı olan Galip ağabeyimizi vefatının 8. sene-i devriyesinde onu rahmet, minnet, hürmet ve eksilmeyen bir muhabbetle anıyor, hasretle arıyoruz... Hakk’a yalvardığı “Bayram Duası” yazısında: “…Allah’ım, hırsımızı yenmenin yollarını öğret bize…Sana ve milletimize lâyık insanlar olalım…Önce Hakk’a , sonra da halka hizmet etmesini bilelim… Bize “Büyük Cihad”ın yollarını göster… Nefsimizi yenmenin sırlarını bildir, iyi görünmenin yetmediğini anlat bize, iyi olmanın yollarını öğret... Allah’ım vefâyı öğret bize, fazîleti öğret, inanmanın büyüklüğünü anlayacak bir idrâk ver bize… Sevmeyi öğret bizlere... ” diyordu... Biz onu hep iyi biliyor, inancına, vefâsına, fazîletine, sevgisine, nefsini yendiğine ülkücüler olarak şahâdet ediyoruz... Son elli yılda çok Alpler, çok Erenler yetişti ama bir tek Dede Korkut’umuz oldu o da Galip Erdem Ağabeyimizdi... Galip Ağabeyimizin; âbide şahsiyeti, ideâlist zihniyeti,üstün cesâreti, vefâsındaki asâleti, mücâdele azmi, zulme direnişi, fedakârlığı, yiğitliği, “Haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmaması”, her zaman Hakk’ın yanında yer alması, dünyevî menfaatler için eğilmememsi, inancından aslâ tâviz vermemesi, ülkücülüğünden en olumsuz şartlarda bile geri adım atmaması bize ve gelecek nesillere örnek olmalıdır/olacaktır… 1984 yılında yayınlanan Mektuplar kitabında “ Allah’ınıza, milletinize, tarihinize hesap verebildikten sonra ötesine hiç aldırmayın” diyen Galip Erdem ağabeyimizin ruhu şâd, mekânı cennet olsun... Allah’ın mağfireti, Peygamber Efendimiz’in şefaati Galip ağabeyimizin üzerine olsun... O hepimizden alacaklı gitti... Onun hakkını bizler nasıl öderiz? Fatihası ve Yasin’i o çok sevdiği Ülkücüler tarafından hiç ama hiç eksik bırakılmasın... Allah (c.c.) gani gani rahmet eylesin…Mekânı Cennet Olsun… Âmin…
__________________
TÜRK DUYGUSU HER TÜRKÇÜYE EN TATLI KIMIZDIR TÜRK ÜLKÜSÜ CANDAN DA AZİZ BAYRAĞIMIZDIR BAYRAK Kİ ONUN GÖLGESİ BOZKURTLARI TOPLAR BAYRAK Kİ BÜTÜN KAYBEDİLEN YURTLARI TOPLAR |
|
|
|
|
|
#6 |
![]() Üyelik tarihi: Dec 2009
Mesajlar: 688
Rep Puanı: 2890
Thanks: 439
Thanked 288 Times in 155 Posts
Çevrimiçi Olduğu Toplam Süre: 2 Ay 2 Hafta 3 Gün 19 Saat 57 Dakika 21 Saniye
|
![]() Galip ERDEM’i yazmak zor işmiş doğrusu... Öyle bir hayat ki hayatı, o destansı yaşamı basit kelimelerle anlatmaya, basit cümlelerle aktarmaya çalışmak zor geliyor, ar geliyor insana. Cümle kurmakta zorlanıyorsunuz, o güzel insan için. 1930 yılının 10 Mart'ında Rize'nin Fındıklı ilçesinde başlayıp 12 Mart 1997 Çarşamba gecesi saat 22.10 da Ankara Gazi Hastahanesinde sona eren, mücadele ve uğraşla dolu bir ömrün sahibi Galip Hoca... Beşikten mezara derler ya işte öylesine, hayatı boyunca inandığı değerlerin mücadelesini verme çabası içerisinde olmuş, bu uğurda çok mücadele etmiş bir fikir işçisi, bir gönül adamı. Görünüş itibariyle zayıf bir bedene sahip, ama o zayıf bedenin içerisinde koca bir yürek... Rize’de başlayan hayatının çocukluk yılları Bitlis’te, Siirt’te, Erzurum’da geçmiş. Babasının memuriyeti, kendisinin öğrenciliği, askerliği ve meslek hayatı onu memleketin bir diyarından almış bir başka diyarına göç ettirmiş durmadan. Bedeni Anadolu’nun illerinde gezinirken, zihni Türk ellerine yol almış; Semerkand'a, Ötüken'e, Taşkent'e, Bakû'ye, Tebriz'e, Kerkük'e, Üsküb'e ve diğerlerine... Kalbi Anadolu coğrafyasında atarken, zihni Tanrı dağlarının, Turan ellerinin hayaline hasret çekmiş. Hiç çıkmamış; Atalar, Kardaşlar, Soydaşlar diyarları düşüncesinden, unutamamış bir türlü o miras toprakları. Bir türlü kayıtsız kalamamış aramış durmuş o ellere varmanın, o ellerle kucaklaşmanın yolunu, yordamını. Bu arayışla özündeki cevheri, Türk Milliyetçiliğini keşfetmiş. Torunlara bırakmak üzere atalardan emanet edilen bu kıymetli değere canından fazla önem vermiş, sımsıkı sarılmış. Öyle bir sarılış ki bu, çekilen hiç bir çile, görülen hiç bir zulüm, hiç bir iki yüzlülük ayıramamış onu bu kutlu mirastan. Çektiği çile, gördüğü riyakarlıklar, sarıldığı dava ilham olmuş Galip Hocaya... Bir bakmışsın “Ülkücünün Çilesi”ni anlatmış, bir bakmışsın “Bedava Ülkücülük” edenleri... Zalimlere kafa tutmuş Yavuz olmuş iken, Mazlumla Yunus misali hasbihal eylemiş, dert dinlemiş, deva vermiş durmadan... “Ülkücü bir Gençle Sohbetler” etmiş; ...Kırılma ve üzülme. “Anlayamadım, gerçek bir ülkücü değil miyim sanki!” diye de şaşırma. Bilirsin; seni çok severim. Bir insanın çok sevdikleri üzerinde çok hakkı vardır. Evet, henüz gerçek bir ülkücü değilsin. Ruhunun zenginliği, yüreğinin büyüklüğü, ülkü yolunda verdiğin mücadeledeki yiğitliğin sonucu değiştirmez. Gençsin. İnsanoğlu, gençlik çağında, herşeye olduğu gibi, ülkücülüğe de sadece adaydır. Hiç unutma: Bugün, tamamen haklı olarak, ülkücülüğe aykırı davranışlarından ötürü kınadığın ağabeylerin, senin yaşında iken, ülkücülüklerine asla toz kondurtmak istemezlerdi. Ama hayat adını verdiğimiz düşmana yenildiler. Şimdi sapmalarını bağışlatmak için, münasip bir bahane aramanın peşine düşmüşlerdir. Sana, kendi neslimin durumunu anlatayım: Çoğumuz ülkücülük imtihanını kazanamamış, sınıfta kalmışızdır! Kaydımız silinmiştir! Pek azımızın adaylığı hâlâ devam ediyor: Dikkat etmelisin: Adaylık kelimesini kullandım. Çünkü hiçbirimiz, bütün gayretlerimize rağmen, tam bir ülkücü olamamışızdır. Daha bir kısmımız yarı yolda tükeneceğiz. Gerçek ülkücülüğe ne kadar yaklaşabildiğimizin hesabı son nefeslerimizi verdikten sonra çıkarılacaktır. Neden böyle oluyor? Sorunun cevabını daha önce de vermiştim: Hayat dediğimiz en büyük düşmana yenilmemiz yüzünden böyle oluyor. Yapımız çıkarlarımızdan vazgeçebilmeye müsait değildir. Hele çağımıza hükmeden maddecilik, belki de hiç kavuşulamayacak bir sevgili uğruna zahmet çekmemize, acılara katlanmamıza imkân vermiyor. Ancak bir müddet, özellikle hiçbir sorumluluğu yüklenmediğimiz gençlik yıllarında her türlü baskıya dayanabiliyor, biraz yaşlanıp çoluk çocuğa karışınca dökülüyoruz. Senden istediğim, gerçek bir ülkücü olmağa çalışmanın, aynı zamanda bir ülkü değeri taşıdığını bilmendir. En büyük düşmanını şimdiden tanımalısın. Hayatın boyunca, ülküne ihanet etmen için sayısız tuzaklar kurulacağını daima hatırında tutmalı, yenik düşmemeğe hazırlanmalısın. Gerçek ülkücülüğü ülkü edinecek, çağımız şartları içinde, adaylığı korumanın bile büyük bir şeref sayılması gerektiğini öğreneceksin. Yenik düşmemenin, ülkü kavgasını bir ömür boyu yürütebilmenin sırrı nedir? Yenilmemenin tek sırrı vardır: Nefsini yenmek! Ama nefsini yenmek, söylendiği kadar kolay bir iş değildir. Nefsini yenebilen bir yiğit, bütün dünyayı yenmiş sayılır.” Başta da dedik ya işte; Galip ERDEM... Anlaşılması basit mi basit, anlatması zor mu zor, ERDEM sahibi büyük bir insan... Özüne yabancılaşan bir milletin hiçbir sahada ilerlemesinin, gelişmesinin mümkün olmadığını bilen; teknik gelişmeleri benimserken, millî kültüre bağlanmanın bir milliyetçilik, bir yaşam ve devamlılık şartı olduğunu kabul eden bir anlayışla Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği davası için mücadele eden bir düşünür, bir dava adamı Galip Hoca. “Efendi, önce Türkiye'yi sev, Türkistan'ı sonra seversin!” diyecek kadar zeka ve mantık özürlü olanlara, “Gönül fukaralığı neyse ne ama, akıl kıtlığına düşen kullarını Tanrı korusun” diyerek dua eden ve; “Sen de önce babanı sev, ananı sonra seversin!” diyerek cevap veren bir ülkü adamı Galip Hoca. Kara eylülde zulüm gören Ülküdaşlarının adaletle yargılanması için 7 yıl boyunca canla başla çabalayan, uğraş veren, Ülkücü Kuruluşlar davasının sanıklarının savunuculuğunu üstlenenlerden her zorluğa rağmen bu davayı omuzlayanlardan biri, bir adalet adamı Galip Hoca. 12 Eylül sonrasında herkesin kaçtığı, korktuğu bir dönemde zamanın tek gücü, Kenan Evren’e; “MHP’nin yöneticilerini yakından tanırım, MHP’nin ülküsünü, fikirlerini, gayelerini, emellerini iyi bilirim, aynı zamanda paylaşırım. Ülkücü gençliği de çok iyi tanırım. Kültür ve ülkü ağırlıklı eğitimlerine Türk milletinin dünyada yaşaması için nelere bağlı kalması gerektiğini öğrenmelerine elimden geldiği kadar hep yardımcı olmuşumdur” diye mektuplar yazan “Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandı.” düsturuyla doğruyu ve hakikati her ortamda ve her şartta dile getiren bir tavır adamı Galip Hoca. Herkesin bildiği ama neredeyse kimsenin aklına getirmediği, dillendirmediği gerçeği, “Türk Milleti’nin düşmanlarının sayıca çok ve güçlü olduğunu” her zaman hatırlayan ve hatırlatan ve bu nedenle Türk Milleti’nin başlıca varlık ve devamlılık şartı olan “Milli Birlik ve Beraberliği” önemseyen ve bu uğurda türlü çilelerle yüzyüze gelen çile çekmenin ustası bir sabır adamı Galip Hoca. Allah rızasına erişmek ve milletini mutluluğa, huzura taşımak kaygısıyla yola çıkan bir düşünür, gönül, millet ve Allah adamı Galip Hoca. Kelimelerle anlatılamayacak bir şahsiyetin adı Galip Erdem... 1997 yılının Mart ayının 12. gününün gecesinde Hakka yürüyen, ruhunu Azrail’e, düşüncesini, fikrini ve mücadelesini bizlere teslim eden bir bayrak GALİP ERDEM... Ruhun Şad, Mekanın Cennet olsun Hocam... Galip ERDEM duası; “Allah’ım, sana layık insanlar olalım, önce Hakka, sonra halka hizmet etmesini bilelim. Bize büyük millet olmanın yollarını göster, nefsimizin yerlerini, sınırlarını bildir, iyi görünmenin de yetmediğini anlat bize, iyi olmanın şerefini öğret.” ![]() Varlığını aşan üstün bir değer uğruna mücadele etmek” olarak tanımladığı Ülkücülüğe bir ömür hizmet etmiş ve hatta bu uğurda herşeyden vazgeçerek “kendini unutmuş insan” sıfatına nail olmuş Ülkücü Hareket’in bünyesi küçük kalbi değerince büyük bir “ağabey”i olarak anılan Galip Erdem’in vefatının 13. senesini yaşamaktayız. Galip ağabeyin Ülkücü Hareket’e olan katkıları şüphesiz oldukça önemlidir. Ülkücü gençlerin yetişmesinde, eğitilmesinde üstlendiği rol bugün dahi etkisini sürdürmektedir. Fikri anlamdaki altyapımızda Galip Erdem harcı vardır. Onun, Ülkü ve Ülkücü tarifi ışığında yol alan Ülkücü gençlik bugün de onun yokluğunu derinden hissetmektedir. Galip Erdem tüm ömrünü Türk Milletinin bekası uğrunda harcamıştır. O, Ülkücü fikrin günlük yaşamdaki tezahürünü yaşayan bir örnek olarak ortaya koymuştur. Milli menfaatleri kendi menfaatlerinden üstün tutan, millet uğruna verdiği mücadele ile “fena filmillet” deyimini fazlasıyla hak eden bir ülkü devidir Galip Erdem. Dünya zevklerinden arınmış, bedeni hazlardan bir gaye uğruna vazgeçmiş, kendi tabiriyle “kalabalık” tarafından hor görülmüş ancak bütün bunlara aldırmayıp ülküsü uğruna çalışmayı ilke edinmiş bir adamın hikayesidir Galip ağabeyin hayatı. Ülkücünün Çilesi’ni iyi bilendir Galip Erdem. Aslında birazda bu sebeptendir Ağabey olarak anılması. Ülkücünün derdiyle dertlenen bir yiğit adamdır Galip ağabey. Özellikle 1980 sonrası dönemde Ülkücülerin haklarını savunmak ve onları bir nebze olsun bulundukları mahpusluklarda rahat ettirmek gayesiyle var gücüyle çalışmıştır. Kızmıştır kimi zaman gizli kapaklı kalarak zafer zamanlarında ortaya çıkan şakşakçılara “ bedava Ülkücü” diyerek yermiştir onları. Uyarmıştır kimi zaman Ülküdaşlarını çekecekleri çileyi hatırlatmıştır “Ülkücünün Çilesi” ni anlatmıştır gençlere. Sabahlara kadar sohbet etmiştir Ülküdaşlarınla, sırf onların rahatı uğruna varını yoğunu harcamıştır. İnatçıdır da her Ülküdaşı gibi; kalabalıklara karşı durmaktan da hiç yılmamıştır. Kapatılmıştır dergileri onlarca kez ama ne o bıkmıştır bu mücadeleden ne de onun yetiştirdiği talebeleri. Ancak ayrılma vakti gelmiştir tarih 12 Mart 1997’yi gösterdiği gün. Kendisinden geriye ise malumunuz üzere birkaç parça eşya kalmıştır. Fakat, ardında milyonlarca bozkurt, onlarca dergi ve gazetede yayınlanmış makale ve köşe yazısı ( Karakedi, Türk Yurdu, Tercüman, Ölçü, Son Havadis, Yeni İstanbul, Düşünen Adam, Zafer, Devlet, Töre, Bozkurt, Ortadoğu, Hergün Ocak) Ülkücü fikriyatın temel eserleri arasına girmiş eserler (Ülkücünün Çilesi, Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar, Suçlamalar, Mektuplar) ve kitap haline getirilmemiş yüzlerce yazı ve yayınlanmamış onlarca şiir bırakmıştır. Ülkücü Hareket, Galip ağabeyini asla unutmayacaktır. Ölümünün 13. yılında bu yiğit dava ve fikir adamının vefatının hüznünü hala yaşamaktayız. Mekanı cennet olsun! **** **** **** **** **** **** **** **** **** **** **** “Kimimiz dava çınarının kökünde bir saçak, kimimiz dallarında bir yaprak olalım ama hiçbir zaman budak olup işi zora sokmayalım. Bir çınar yıkılıp harap olursa çok yazık olur…”) “Her nefis ölümü tadacaktır” (Enbiyâ, 35) Misafir olarak getirildiğimiz dünyada, nasihat edildiği üzre, hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyadaki hâlimiz, hemen ölecekmiş gibi ahiretteki ahvâlimiz için çalışmaktır vazifemiz. Bu vazifeyi yerine getirecek olan Türk-İslam Ülkücüleri için ışık kaynağı, evvelinde Allah kelâmı olan Kur’an-ı Kerîm, ardından yol göstericimiz, Allah Resûlü Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sünneti ve âhirinde işaret taşlarımız, Türk-İslam büyüklerimiz olmalıdır. Ruhumuza işleyen sohbetleri, içimizden geçenin kâğıtlara döküldüğü yazıları ile “ben”i, “biz”i bulduğumuz işaret taşlarımızdandı Galip Ağabey! İbretlik yaşamında “İç Türklere rağmen Milliyetçi, dış Türklere rağmen Turancı, Müslümanlara rağmen Müslüman”, zorluklara karşı dimdik kalabilmeyi başarabilmiş bir iman âbidesi, bir hürriyet sevdalısı idi O. [Üye Olmadan Linkleri Göremessiniz 10 Saniyede. TurkislamDevletleri.Com Üyesi Olmak için TIKLAYINIZ...]
“Bir de Kur’an istiyorum. Yaradanımın, her şeyi bilenimin, en doğru tek yolu gösterenimin, esirgeyenimin ve bağışlayanımın kelâmını istiyorum. Yegâne en büyüğün huzuruna varmadan önce, belki birkaç âyetini okuyabileceğim. Son nefesini vermenin eşiğinde, kulluğumdaki noksanların acısını duyacağım. Beni kurtaracak başka ne olabilir; böylesine huzur içinde olmamı, rahat gitmemi kim sağlayabilir? Kur’an’ımı verin, bu kadarını esirgemeyin, gecikmiş sayılmazsınız. Kur’an’lı yaşadım, Kur’an’sız ölemem. Nihayet, iki rekât namaz kılmaya yetecek bir zaman istiyorum. Diriliğimdeki borçlarımın bağışlanması için değil, sevdiklerimin muhafaza buyrulması ve uğruna can verdiğimin mukaddesatımın çiğnenmemesi için dua edeceğim. Dilimin son hecesi, kalbimin son atışı Kelime-i Şahâdet olacak. Sonra, canımı almaya memur edileni incitmeden iteceğim; her şeyi ve herkesi bir yana bırakacağım, ölümsüzlüğün koynuna gireceğim. Evet, ey yaşayanlar; ben, işte böyle öleceğim. Sakın acımayın, “Gençliğine yazık oldu.” demeyin; artık çok geç, merhametinize ihtiyacım kalmadı. Şimdi hepinizin kıskanacağı bir rütbedeyim.” O rütbe değil mi hepimizin ümit ettiği? “Ülkücü adayları” bizler için en büyük gaye o değil mi? Bütün bir ömrümüzü Allah rızasına ulaşabilmek, samimi birer Ülkücü olabilmek için vakfetmek uğruna yollara düşmedik mi? “İnsan ancak bütün bir ömrünü Ülkücü gibi tamamlayınca, Ülkücü olur. Yani insan ölünce ona, “Ülkücü idi.” denir.” Ülkücü idi Galip Ağabey! Dünyaya geliş hikmetini aramış, bulmuş ve vazifesinin yalnızca yeryüzünde bir boşluğu tamamlamak olmadığına, gücünü memleketi uğruna seferber tutmak mecburiyetinde olduğuna inanmıştır. “Hakikat ıstırabın habercisidir.”(1)in idrakine varmış, ıstırabını çekerek inandığı davayı tanımış ve sevmiştir. Bu uğurda nefsi ile meşgul olmamış, parayla, eğlenceyle, dünyevî zevklerin hepsi ile irtibatı kesmiş, vatana hizmet adına son nefesine kadar her türlü mücadeleyi etmiştir. “Sabır her şeyin ilacıdır.” diyerek zor şartlarda dahi yılmamıştır. Günlerce aç kaldığı olmuş, neticesinde olmaz yollara sapmak niyeti hiçbir zaman hâsıl olmamış, tercihini açlığa alışmaktan yana yapmıştır. Yaşantımızda hedef olarak belirlediğimiz “ev sahibi olmak”, “araba sahibi olmak” gibi fâni isteklerin peşine düşmemiş, çoğu zaman evi gazete büroları, arabası naçizane ayakkabıları olmuştur. Namerde değil merde bile eyvallah dememiş, bildiği yolda kimseye minnet etmeden ilerlemiştir. Başkalarının disiplini altına girmekten hoşlanmayan, nevi şahsına münhasır bir yaşayışı olan Galip Ağabey bu tarzı ile yazı yazdığı yayınlarda aksaklıkların oluşmasına sebep olmaktaydı. Çok okuyordu, güzel konuşuyordu, yazdığı zaman okumaya doyulmuyordu ancak öyle zor yazıyordu ki! Geceyi kâim, gündüzü sâim belleyerek, sabah ezanına dek okuyup, gündüz uyuyabildiği kadar uyuyordu. Yazısını almak üzere Galip Ağabey’in yolunu tutan gençler (Meriç Osman Çakır, Osman Oktay) O’nu uyandırmayı başaramadıkları için çoğu zaman elleri boş dönüyorlardı. Kaldığı iki odalı evin arka bahçesine dolaşarak demir parmaklıklar ardından yattığı odanın camına vurmak da kâr etmiyordu. Uyandırmayı başardıkları nâdir zamanlarda da, kapıyı açıp ardından tekrar yatağına dönüyor, yorganını başına kadar çekiyordu Galip Ağabey. “Toz ol git! Yazı mazı yok… Kapıyı dışarıdan kapa!” tepkisi ile karşılaşan gençler, ısrar eder ancak netice elde edemezlerdi. “Hastayım, yazı yazamam!” derdi. Böbrek hastasıydı, sancıları oluyordu. Lâkin asıl sebep, kendi kontrolünde tutmak istediği ve kural tanımayan sınırsız hürriyeti idi. Böyle bir durumla karşı karşıya kalındığında ise “İbrahim Ağabey metodu”na başvuruluyordu. Titiz çalışan, ancak genel olarak son dakika metotlarıyla iş bitiren İbrahim Ağabey on parmak daktilo bilen Meriç Çakır’ı yanına alır, Galip Ağabey’in yanına varır yatağının başına geçince de “Ağabey söyle.” derdi. İbrahim Bey’e kızmasına rağmen kaçış yolu olmadığını bilen Galip Ağabey hiç düşünmeden, okuyor gibi başlardı… Yazı bitince çoğu zaman O uykusuna devam eder, diğerleri büronun yolunu tutardı. Bir gün, bu şekilde yazı yazdırma biçimini şöyle veczetmiştir: “Bir tarafımda Hz. Azrail; canımı almaya çalışıyor, öbür tarafımda Hz. İbrahim; yazımı almaya çalışıyor!” diyor ve yazıyordu: “3. bir ihtimâl kalmamıştır. Ataların dediği gibi yapacağız; ya bu deveyi güdeceğiz, ya bu diyardan gideceğiz! Oysa ikinci ihtimâl zaten imkânsızdır. Bu topraklar üzerinde yaşamaya mecburuz. Gidecek başka bir yerimiz yoktur. Üstelik gemileri de yakmışızdır. Geriye dönemeyiz! Şu halde önümüzde tek bir yol kalıyor: Bu deveyi mutlaka güdeceğiz!” “Amerikan uşağı olduğumuzu söylüyorlar, saflığımız tutuyor, aksini ispat etmeye çalışıyoruz. Öylesine boş bir zahmet ki! Amerikan uşağı olmadığımızı gayet iyi bilirler. Düşmanlıklarının sebebi Rus uşaklığını kabul etmeyişimizdir. ” Gece okuyor, gündüz uyuyordu Galip Ağabey… 27 Mayıs İhtilalinin olduğu gece de her gece olduğu gibi kitap okuyordu, duymadı ihtilal olduğunu. Sabahın ilk saatlerinde sokağa çıkma yasağına aldırmadan Galip Ağabey’e koştu aklına gelen gençlerden biri, kapıyı yumrukluyordu: “Galip Ağabey kalk, ihtilal oldu!” Ses, seda yoktu. Bağırmaya devam etti: “Galip Ağabey kalk, ihtilal oldu!” Haykırışları uzun bir müddet karşılık bulamadı. Israrlı bağırışlar devam ederken, içeriden öfkeli bir ses işitildi: “Defool!... Beni uyandırmak için şimdi de ihtilal mi yaptırıyorsunuz?” İnce ve kıvrak bir zekâya sahipti. Dâhiyane fikirler ortaya atıyordu. Bu fikirlerden biri de, fikrin para etmediğini anladıklarında, çözüm önerisi olarak bir mizah dergisi sunmasıydı. “Kara Kedi” adında bir mizah dergileri oldu. Günlük gazeteler otuz bin satarken, Kara Kedi’nin tirajı elli binlere ulaştı. Ancak üst düzey makamlar(!), siyasi hicivler bulunan dergiyi keşfetmekte gecikmediler. Dergi kapatıldı. Ardından mizah dergisi olmasından kaynaklansa gerek “Bizim Kara Kedi” oldu, kapandı, “Sizin Kara Kedi” oldu, kapandı, “Ah Kara Kedi”, “Vah Kara Kedi” derken netice “kedi”nin yok edilmesi oldu. Derginin sahibi İrfan Atagün idi. O da, Erdem’in zekâsına hayran olanlardandı. Ancak Galip Ağabey ince zekâsının yanında engin bir hafızaya da sahip idi. Dergide oturdukları günlerden birinde İrfan Atagün, Galip Ağabey’i hem zorlamak maksatlı hem de yapamayacağını düşünerek bir iddia ortaya attı: “Yahu Galip, sen Olimpiyat şampiyonlarından yüz tanesinin ismini sayabilir misin?”, “Sayarım!”, “Sayarsan sana tam on bin lira veririm. Sayamazsan da on bin liranı alırım.” Kabul edildi ve Galip Ağabey başladı saymaya. Yalnız isim saymıyor, branşlarını da ilave ediyordu. Teklemesini bekliyordu Atagün ancak umduğu gibi olmadı. Neticesinde kaybedeceğini fark eden Atagün tüm itirazlara rağmen iddiadan çekildiğini açıklayarak, Onunla yarışamayacağını kabul etti. Mektup yazardı Galip Ağabey. “Mektuplar”ıyla çok şeyler söyler ancak kimseye zarar vermezdi. Mektup yazdığı gibi mektup alırdı da. Hepsinin hazzı bir başka idi. Onlar Galip Erdem için çok değerliydi. Üzerlerine titrer, kimseyi incitmediği gibi onları da incitmeden muhafaza ederdi. Yeni başladığı gazetedeki ilk “Mektup”unun ilk cümlesi: “Burada inandığım her şeyi yazamayacağım, ama inanmadığım hiçbir şeyi de yazmayacağım!” olmuştur. Bu ibret verici sözler, dışardan güdümlü, aymaz yazar takımına ders olur mu bilinmez… 1974 yılı başlarında ülkücü adayları gençlerle Bozkurt Aylık Ülkü Dergisi’nde “Ülkücü Bir Gençle Sohbetler” yazısını paylaşmış, onlarla şu şekilde seslenmiş ve öğütler vermiştir: “Ülkü son hedeftir. Son hedefe varılmasını kolaylaştıracak ara hedeflerin seçilmesi şarttır. Ara hedefler gibi, ara ülkücüler de olacaktır. Sohbetimize, ara ülkücülerin en önemlisini anlatmağa çalışarak başlıyorum: Ara ülkücülerin en önemlisi, gerçek bir ülkücü olabilme ülküsüdür. Kırılma ve üzülme! “Anlayamadım, gerçek bir ülkücü değil miyim sanki?” diye şaşırma.” “Bilirsin, seni çok severim. Bir insanın çok sevdikleri üzerinde çok hakkı vardır evet, henüz gerçek bir ülkücü değilsin. Ruhunun zenginliği, yüreğinin büyüklüğü, ülkü yolunda verdiğin mücadeledeki yiğitliğin sonucunu değiştirmez. Gençsin. İnsanoğlu gençlik çağında her şeye olduğu gibi, ülkücülüğe de sadece adaydır. Hiç unutma: Bugün tamamen haklı olarak, ülkücülüğe aykırı davranışlarından dolayı kınadığın ağabeylerin senin yaşında iken ülkücülüklerine asla toz kondurmak istemezlerdi. Ama hayat adını verdiğimiz düşmana yenildiler. Şimdi sapmalarını bağışlatmak için münasip bir bahane aramanın peşine düşmüşlerdir.” “…Yapımız, çıkarlarımızdan vazgeçebilmeye müsait değildir. Hele çağımıza hükmeden maddecilik, belki de hiç kavuşulamayacak bir sevgili uğruna zahmet çekmemize, acılara katlanmamıza imkân vermiyor. Ancak bir müddet, özellikle hiçbir sorumluluğu yüklenmediğimiz gençlik yıllarında her türlü baskıya dayanabiliyor, biraz yaşlanıp çoluk çocuğa karışınca dökülüyoruz.” “…Kendi varlığımıza duyduğumuz sevgi nefsimize karşı vereceğimiz mücadelede en çetin engel ve ülkücülüğün en kuvvetli düşmanıdır. Doğru, güzel ve haklı fikirlere bağlanmak kolay ama inandığımız fikirlerin şartlarına uymak çok zordur. İşte bundan ötürü herkes milliyetçi olabilir fakat ülkücü olamaz” Ne kadar güzel anlatıyordu Galip Ağabey. Ülkücü, ben ve bize fayda sağlasa dahi milletine zarar verecek olan her türlü davranıştan kaçınmalıydı. Kendi nefsi ile milletin çıkarının çakıştığı noktalarda şüphe etmeden milletinin çıkarından yana tercih kullanmalıydı. Dolayısıyla milliyetçilik tabii halinin üst aşamasıydı, ülkücülük. Devamlı fedakârlık gerektirirdi. Bu sebepten ötürü pek az insanın ulaşabileceği bir üstünlük olarak ifade ediyordu ülkücülüğü Galip Ağabey… Ülkücü her daim çileye taliptir. Dünya nimetlerinden yana nasibi olmamıştır, gözü yoktur ki nasibi olsun. Kalabalık tarafından hayalperest ilan edilirler. Olmayacak rüyaya âmin demiştir onlara göre. Gün gelip de ecel hükmünü icra edip, ülkücü dünyasını değiştirince kalabalık ona acır. Oysa o, inançları uğruna yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca “kalabalık”a acımıştır. Nefsinden bir bütün olarak uzak durmayı öğütlememektedir, Galip Ağabey. İnsanın nefsinin hizmetçisi olduğunu bilir. Lâkin sadece nefsine hizmet etmek isteyen insanın dahi zaman zaman nefsinden fedakârlık yapmak zorunda olacağını ifade etmektedir. Ve bitirir yazısını: “Tarih, hiçbir şey kaybetmeyeyim derken her şeyi kaybedenleri çok görmüştür.” Bu yazıda, 13 Ağustos 1961 tarihi imzalıydı. Yani henüz Ülkü Ocakları da, Ülkücü Hareket de yok idi. Ancak görülüyor ki, ülkücülüğün yazılı bir tarihi mevcut değildir. Türk tarihi boyunca her dönem ülkücülük ve ülkücüler var olmuştur. Olmaya da devam edeceklerdir… Cüssesi ile mütenasip değildi, Galip Ağabey. Sağlam bir kafası var lâkin sağlam bir vücudu yok idi. Hastaydı, zayıftı… Sık sık rahatsızlanırdı. Böbrek sancıları tutardı. 10 Mart 1997 günü, doğumundan tam 67 yıl sonra rahatsızlanmıştı. Hastaneye götürüldü. Başka rahatsızlıklar da baş göstermişti. En geç bir haftaya ameliyat olması gerektiği söylendi. Ondan önce gerekli müdahaleler yapıldı ve odaya geçildiğinde, çay tiryakisi olan ve tek kötü alışkanlığı sigarasından vazgeçemeyen Galip Ağabey doktorundan talepte bulundu. İsteği yerine getirildikten sonra sigarasını yakan Galip Ağabey keyfinin kaçıklığı ile: “Böyle yaşamaktansa, ölmek daha iyi!” demişti. İyi olacağını söyleyen doktora ise cevabı: “Ben sana bir şey söyleyeyim mi doktor? Altmış yedi yılda beş yüz yıl yaşamış gibiyim; yoruldum artık!” yorgun düşmüştü artık Galip Ağabey. O küçük vücuduna sığdırmıştı almış yedi koca yılı, çileyi, ıstırabı, gücü, sabrı… Ancak artık takati kalmamıştı. Yazmayı bırakalı epey olmuştu ancak artık konuşmuyordu da. Konferanslara katılmıyor, köşesinde “zaman”ın gelmesini bekliyordu. Israrlara dayanamayarak verdiği son, “Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri” konulu konferansta söyleyeceğini söylemişti zaten… “Türk Milliyetçiliğinin tek meselesi vardır; o da Türk Milliyetçileridir!” 12 Mart günü hastanenin yolu tutuldu. Yatış gerçekleşecekti. Ancak Galip Ağabey’in ikna edilemeyeceği biliniyordu. Nitekim gider gitmez doktorla pazarlığa oturdu: “Ne kadar yatacağım?” “Benim keyfim ne kadar isterse.” “Olmaz öyle şey!” “Olacak; başka çare yok!” İşin zaruriyetinin farkında olan yakınları doktorla bir anlaşma yaparak Galip Ağabey’i ikna etmeye çalıştılar. Doktora günde kaç sigaraya izin verileceği soruldu. Hiç içmemesini en iyisi olacağını söyleyen doktor üç sigara içmesine razı oldu. Nihayetinde beş sigarada anlaşıldı. Sigara kadim dostu idi Galip Ağabey’in, ondan vazgeçmesi beklenemezdi… Gecesine ağırlaştı Galip Ağabey! Kalp krizi geçiriyordu. Doktor Haluk apar topar hastaneye geldiğinde, hastane görevlisi Galip Ağabey’in çenesini bağlıyordu… Kafasında dolaşarak dudaklarından dökülen sözler: “Galip Ağabey! O koskoca Galip Erdem’i bu küçük vücuda nasıl sığdırdın?” Uçmağa varmıştı, Galip Ağabey! Her şeyi ve herkesi bir yana bırakarak, ölümsüzlüğün koynuna girmişti… Ruhun şad olsun Ağabey… Vuslata dek, O’na emanetsin…
__________________
TÜRK DUYGUSU HER TÜRKÇÜYE EN TATLI KIMIZDIR TÜRK ÜLKÜSÜ CANDAN DA AZİZ BAYRAĞIMIZDIR BAYRAK Kİ ONUN GÖLGESİ BOZKURTLARI TOPLAR BAYRAK Kİ BÜTÜN KAYBEDİLEN YURTLARI TOPLAR |
|
|
|
| The Following User Says Thank You to oğuz kağan For This Useful Post: | SoNSaNCaK (14-03-2010) |
|
|
#7 |
|
Üyelik tarihi: Dec 2009
Mesajlar: 225
Rep Puanı: 790
Thanks: 140
Thanked 78 Times in 51 Posts
Çevrimiçi Olduğu Toplam Süre: 4 Gün 43 Dakika 27 Saniye
|
Mekanı cennet olsun Rahmetle anıyoruz...
|
|
|
|
![]() |
| Bookmarks |
| Etiketler |
| erdem, galip, Üstadımıza, vefa |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | Arama |
| Stil | |
|
|
Benzer Konular
|
||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cevaplar | Son Mesaj |
| Galip ERDEM - Bedava Ülkücülük | Mahşer | Geri Dönüşüm Kutusu | 1 | 24-04-2009 01:22 PM |
| Erdem Nedir? | Mahşer | Beğenilen Yazılar ve Yazarlar Bölümü | 0 | 01-02-2009 10:55 AM |
| Arif Erdem Kimdir?,Arif Erdem Hayatı,Arif Erdem Biyografisi | Gs | Spor | 0 | 16-11-2008 03:38 PM |
| Şeyh Galip Kimdir, Şeyh Galip Hayatı, Şeyh Galip biyografisi, Hakkında | Gs | Edebiyat | 0 | 16-11-2008 01:53 AM |
| Galip Mendi Kimdir?,Galip Mendi Hayatı,Galip Mendi Biyografisi | Gs | Asker | 0 | 15-11-2008 09:48 PM |
| Sistem Bilgileri | Bilinmesi Gerekenler |
|
Powered by vBulletin® Version 3.8.4 Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd. Lütfen Sorunlarınızı Buradan Bize Bildiriniz. Kuruluş Tarihimiz : 29 Ekim 2008 |
Sitedeki Tüm Paylaşımların Sorumlulukları Paylaşım Sahiplerine Aittir. |